Search for content, post, videos

The Best of Youth ve Hayatın Anlamı (1. Bölüm)


best of youth

Roman tadında bir şaheser olan The Best of Youth, izledikten sonra uzun süre unutamayacağınız filmlerden. 4 bölümlük bir mini-dizi olarak planlanan drama, 2003 Cannes Film Festivali’nden “Un Certain Regard” ödülü ile dönmüştü. Sonrasında 40 dakikalık bir kısmı kesilerek 3’er saatlik iki bölümden oluşan bir sinema filmi olarak A.B.D’de vizyona girmiş; kesintisiz hali ile de İtalyan Rai Uno’da yayınlanmıştı. Ancak Best of Youth’u bu şekilde anlatmaya çalışmak, yüzeysellik üzerine doktora yapmak gibi birşey. Bu yüzden tekrar başlayalım:

‘Bir gün bir film izledim ve hayatım değişti’ diyerek başlamaktan başka bir seçeneğim yok aslında. Hayatı dolu dolu yaşamaya, yeniliklere açık olmaya, aile ve dostlarımın değerini bilmeye ve daha fazlasını istemeye beni itecek şeyin 6 saatlik bir film olacağı aklıma gelmezdi. The Best of Youth, insana öykündüklerini veriyor. Kalabalık ve gürültülü bir aile sofrası, yıllarını birlikte geçirmiş 3 can dostunun kadehleri tokuşturması, bazı değerlere sokaklara dökülecek kadar sahip çıkmak, kendi rahatını değil sonraki kuşakları düşünebilmek, en büyük acıların arkasından sadece ayakta kalmaya çalışarak bir ışık beklemek, affetmek, bir insana emek verip hayatını değiştirmek, karşılıksız sevgi, bağlılık, zaman zaman acımasız da olsa dürüstlük, samimiyet ve tabii ki aşk. Aşk dediysek öyle ucuz bir romantizm değil. Bir Mikelanj heykeli kadar katı ve gerçek, pür aşk…

Kısacası sahip olmak veya tekrar sahip olmak istediğimiz herşey, Roma’da yaşayan sıradan bir İtalyan ailesi olan Carati’lerin hikayesinin içinde karşımıza çıkıyor. Yani dediğimiz gibi, insan evladı günümüzde nelere öykünüyorsa, Best of Youth onu bize servis ediyor. Ve dahi teslim ediyor. İmzanızı alıp paketi teslim eden bir kurye kadar, almanız gerekeni aldığınızdan emin olarak dönüyor arkasını…

Tabii bütün bunları bir anda yapmıyor. 1960’lardan 2000’li yıllara kadar neredeyse 40 yıllık bir dönemi, İtalya’nın yakın tarihini, arkasına alarak ve hikayesini 6 saate yayarak ince ince ve ağır ağır işliyor. 6 saat deyince gözünüz korkmasın. Hikayesini, size en fazla 2 saat gibi gelecek bir akıcılıkla işliyor.

Marco Tullio Giordana, bu açıdan bir yönetmenden ziyade bir heykeltraş. Akıcı anlatım gücü ile heykele şeklini veren Giordana, daha önce kuşkulu ölümü üzerine bir film çektiği şair ve yönetmen Pier Paolo Pasolini’ye bu filmde de atıfta bulunuyor. Filmin ismi, La Meglio Gioventu / The Best of Youth; aynı zamanda bir Pasolini şiiri…

slide1

Hikayemiz 1966 yılında başlıyor. 4 çocuklu Carati ailesinin evindeyiz. Filmin ağırlıklı olarak merkezinde bulunan Nicola (Luigi Lo Cascio) ve Matteo (Alessio Boni), Carati ailesinin erkek çocukları, henüz üniversite çağındalar. Filmin ilk sahnesinde tanıştığımız babaları Angelo’yu (Andrea Tidona), anne Adriana (Adriana Asti), küçük kardeş Francesca (Valentine Carnelutti) ve abla Giovanna (Lidia Vitale) takip edecekler.

Matteo, Adonis gibi yakışıklı ancak kendini kitaplara gömmüş, sakin ve içine kapanık bir edebiyat öğrencisi… Duygu dünyası oldukça geniş olan Matteo’yu gönüllü olarak bir akıl hastanesinde çalışmaya başlarken tanıyoruz. Bu noktada filmin sizi yavaş yavaş tokatlamaya başladığını hissediyorsunuz: Boş zamanlarını zihinsel engellilere yardım etmek için gönüllü olarak çalışarak geçiren bir üniversite öğrencisi… Hastanede Matteo’ya verilen görev, ailesi tarafından enstitüye bırakılmış bir zihinsel engelli olan Giorgia (Jasmine Trinca) ile ilgilenmek.

screen-shot-2016-11-22-at-7-28-10-pm

Oldukça ürkek ve çekingen, ancak his dünyası en az Matteo kadar derinlikli genç bir kız olan Giogia ile Matteo arasında ilk andan itibaren güçlü bir bağ oluşuyor. İzlerken bu bağlantıyı o kadar somut bir şekilde hissediyorsunuz ki film sizi aynı yoğunlukla karakterlere bağlama işini çabukça hallediyor.

Üniversite’den doktor olarak mezun olmak üzere olan büyük kardeş Nicola ise dışa dönük ve çevresine ışık saçan canlı bir genç. Mezun olmadan önce girdiği sözlü mülakatta okul profesörü Nicola’ya şöyle bir nasihatta bulunuyor: ‘Hırslarınız var mı? O zaman İtalya’dan ayrılın, gidebiliyorsanız Londra, Paris veya Amerika’ya gidin, İtalya çok güzel bir ülke ama dinozorların yönettiği ölümcül bir yer.’ Bunun üzerine Nicola, ‘Peki size niye burdasınız’ deyince profesör gülmeye başlıyor ve ‘Evladım’ diyor, ‘Ben de o dinozorlardan biriyim’.

İtalya’nın yakın tarihi ile ülkemiz arasında ne kadar çok benzerlik olduğunu düşünürken bir anda kendinizi ülkenin sadece şu anki durumuna değil, son 50-60 senede içinden geçtiği akla ziyan sürece üzülürken buluyorsunuz.

Nicola ve Matteo, arkadaşları Carlo ve Berto ile birlikte mezuniyetten sonra planladıkları Norveç tatilini iple çekiyorlar. Ancak Matteo’nun aklı Giogia’ya saplanmış durumda… Edebiyat sınavını terkederek pas geçen Matteo, uygulanan elektro şok tedavisi sonucunda tamamen bitik durumda olan Giorgia’yı enstitüden kaçırarak, Ravenna’ya ailesinin yanına geri götürmeye karar veriyor. Bu konuda Nicola’dan da yardım isteyince iki kardeş yanlarında Giorgia ile yola düşüyorlar. Bir anda Ravenna güzergahında İtalyan kırsalını da izleyebildiğimiz bir yol hikayesine evrilen filmin bu bölümlerinde, Giorgia’nın saf ve suskun güzelliği ve kelimelerle tarif edilemeyen kırılgan, insani tarafının iki kardeşi de nasıl etkilediğine şahit oluyoruz. Neyseki film bir aşk üçgeni klişesine saplanmamayı başarıyor. Çok daha naif bir bağlılık, uzaktan duyulan hayranlıklar derimizin altına işlenmeye devam ediyor. Ancak Matteo ve Georgia arasında cereyan eden şu sahne bizce filmin kalbini teşkil ediyor:

Günlük güneşlik bir iklimde başlayan yol hikayemiz, babasının Giorgia’yı evde istememesi ve enstitüye geri dönmesini söylemesi ile buruklaşmaya başlıyor. Yine de moraller yerinde, üçlü hala birlikte, Roma’ya dönmek üzere garda bir kafede oturuyorlar. Neden sonra, Nicola Giorgia’ya para veriyor ve tek başına bakkala gidip dondurma alması için onu cesaretlendiriyor. Ancak genç kız bakkalda askerlerle karşılaşında panik olup adeta tutuluyor ve askerler de kendinde olmayan ve üstünde kimlik bulunmayan Giorgia’yı alıp götürüyorlar.

Bu olay Matteo’nun zihninde birşeylerin atmasına sebep oluyor ve Matteo açısından devamı gelecek olan kırılma anlarından ilkine şahit oluyoruz. Giorgia’yı yüz üstü bıraktığı düşünerek derinden etkilenen Matteo, öfkesine hakim olamıyor ve Nicola’yı tren istasyonunda bırakıp Roma’ya dönüyor.

best of youth

Norveç tatilinden vazgeçen, Roma’ya döndüğü gibi askere yazılan ve sonrasında da Polis olan Matteo, dışa kapalı soğuk bir hayat yaşamaya başlıyor. Nicola ise kardeşinden ayrıldıktan sonra Norveç’e tek başına gidiyor. Kendini dinleme fırsatı bulan ve farklı tecrübelerle benliğini geliştrimeye devam eden Nicola, bir gün televizyonda Floransa’daki büyük sel baskınını görünce, yardım etmek için apar topar ülkesine dönüyor. Floransa’da yaşananlar ise filmin suratımıza indirdiği şamarların şiddetini arttırmaya devam ediyor. Kültürel ve tarihi mirasına sahip çıkan pırıl pırıl bir ülke gençliğini izlerken içimiz sızlıyor, ülkemize dair umutlarımız köreliyor. O bilinç, o yardımlaşma kültürü, o neşe, kardeşlik, paylaşım ve müzik!

Sel felaketi sonucu kendini bulduğu Floransa’da Nicola’yı iki büyük sürpriz bekliyor. Çok tatsız ve kırgın bir şekilde ayrıldığı kardeşi Matteo ile uzun süre sonra tesadüfen karşıyorlar. Matteo’nun birliğinin selde zarar gören kütüphaneleri kurtarma çalışmalarına katılması, aynı zamanda iki kardeşi bir araya getiriyor. Sarılıyorlar, ve herşey geride kalıyor. Nicola ayrıca yakın dostları Carlo ve Berto ile de tekrar bir araya geliyor.

Kurtarma çalışmalarının yapıldığı alanda bulunan gönüllü çadırlarının yanında bir piyano görüyoruz. Sarışın genç bir kız piyanonun başına geçiyor ve o hengamenin içinde Mozart’ın La Minör Sonata’sını döktürmeye başlıyor. Nicola büyülenmiş bir şekilde piyanoya yaslanıp Giulia’yı (Sonia Bergamasco) izlemeye dalıyor. Böylece evliliğe kadar gidecek olan bir aşk, Floransa’da sırılsıklam tarihi el yazmalarıyla birlikte su yüzüne çıkmış oluyor.

Nicola’nın aktivist yanı Giullia’nın peşinden Torino’ya taşındıktan sonra gelişmeye devam ediyor. Ülkemizle paralel dönemlerde sağ-sol çatışmaları yaşanan İtalya’da çok tanıdık sokak olayları ortaya çıkıyor. Sokak olaylarının harareti içinde Nicola, Giullia’nın hamile olduğunu ve baba olacağını öğreniyor. Bu ortamda polis olan Matteo ise faşist tarafın bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Matteo ve Nicola bu defa karakolda tesadüfen karşılaştıklarında Nicola Matteo’yu kapıp evine götürüyor ve hamile olan Giullia ile tanıştırıyor. En az Matteo kadar keskin bir tip olan ağır solcu Giullia ile polis Matteo arasında gergin anlar yaşandığını görüyoruz. Neyse ki Nicola yumuşak tavrıyla, konunun uzamasına engel oluyor. Ve yine neyse ki, film sağ-sol çatışması içinde karşı karşıya gelen iki kardeş klişesine girmeyi de bir an bile düşünmüyor. Bu noktada sadece birbirini bu kadar çok seven ve birlikte büyümüş iki insanın kendilerini bu kadar farklı yollarda bulmaları insanı düşündürüyor.

Nicola’nın kadim dostları Berto ve Carlo’nun da Torino günlerinde Nicola’yı yalnız bırakmadıklarını görüyoruz. Bu üçlünün birlikte olduğu sahneler belki de filmin en neşeli, en keyifli sahneleri… Üçlüyü birlikte izlediğiniz her sahnede yakın dostlarınızla geçirdiğiniz güzel zamanları düşünmeden edemiyorsunuz. Ve kendinizi, hayatı anlamlı kılan gerçek dostluklardan payınıza daha fazlasının düşmesini umarken buluyorsunuz.

best of youth

Zaman geçiyor. Nicola’nın anne ve babası torunlarını görmeye Torino’ya geliyorlar. Ancak bu ziyaret Nicola’nın hasta olan babası Angelo için aynı zamanda bir veda turu niteliğinde… Angelo daha sonra Nicola’ya büyük ablaları Giovanna’yı görmek için de Milano’ya gitmek istediğini söyleyince Nicola da durumun farkına varıyor. Angelo ayrıca soğuk ve mesafeli bir tip olan Giullia’ya da ulaşmayı başarıyor. Sempatik ve güleryüzlü tavrıyla buzları kıran Angelo, Giullia’nın uzun zamandır dokunmadığı piyanoyu tekrar çalmasını sağlıyor. Ancak duygularıyla iletişime geçmesini sağlayan piyano, son zamanlarda tamamen donuk gözlü bir ‘devrimci’ye dönüşen Giullia’yı zorluyor ve bu seans aniden sona eriyor.

Bu sırada Matteo ise polislik kariyerine Bologna’dan transfer olduğu Palermo’da, meşhur İtalyan mafyasının peşinde devam ediyor. 1977 yazında, Palermo’dayız. Matteo’nun hayatındaki önemli kırılma noktlarından birinin başlangıcına tanık oluyoruz.

Tek başına bir cafede oturan Matteo, kendisinin tam tersi bir kişiliğe sahip olan Mirella (Maya Sansa) ile tanışıyor. Mirella canlı, güleryüzlü, konuşkan ve güzel bir kadın. Matteo’nun farklı olduğunu hemen anlıyor. Stromboli’de yaşadığını ancak yakında kütüphane görevlisi olarak Palermo’ya taşınacağını söylüyor. Kitap delisi olan Matteo’yu ise bu bilgi bile heyecanlandırmıyor. Her ne kadar Mirella ile ilgilense de, kısa bir sohbetten sonra adının Nicola olduğunu söyleyerek kafeden ayrılıyor. Aslında son derece hoşlandığı bir kadına kendi ismini söyleyemeyecek kadar yakınlaşmaktan çekinen Matteo’nun ne kadar korkunç bir ruh halinde olduğuna şahit olup ürperiyoruz.

İzleyiciyi ürperten bir diğer karakter olan Giullia cephesinde de ilginç gelişmeler yaşanmaya devam ediyor. Yıllar içinde evinde örgüt toplantıları düzenleyen, Nicola ve kızı Sara ile nerdeyse hiçbir bağlantısı kalmayan Giullia’nın bir ‘kızıl cephe’ militanına dönüşmesine şahit oluyoruz. Evde zor günler geçiren Nicola bu süreçte, can dostu Carlo’ya yazdığı mektuplara sığınıyor. Nicola’yı kızı Sara dışında hayata bağlayan bir diğer gelişme ise, eşlik ettiği sağlık bakanlığı tesis teftişleri sırasında Giorgia’yı tekrar bulması oluyor. Yıllar önce kaybettikleri Giorgia’yı, bakım görevlileri tarafından uzun süre işkence gördüğünü ve bıraktıklarından çok daha kötü halde olduğunu görünce, kendi çalıştığı kliniğe getirerek onunla özel olarak ilgilenmeye başlıyor.

Giorgia ile ilgili haberi alan Matteo da ziyaret için yola çıkıyor ve yol üstünde Roma’daki evlerinin önünden geçiyor. Yolun kenarında yürüyen oldukça yaşlanmış anne ve babasını görüyor fakat durup yanlarına gidemiyor. Hasta olduğunu bilmesine rağmen babasını görmeyi ertelemesinin Matteo üzerinde ne kadar ciddi bir baskı yaptığını da Giorgio’nın bulunduğu kliniğe vardığında, Nicola bu konuyu açınca verdiği ani ve sert tepkiden anlıyoruz.

Ancak Giorgia ile geçirdiği vakit Matteo’ya iyi geliyor. Giogia’nın bulunması, zamanla iyileşeceğinin söylenmesi ve onunla konuşmak Matteo’ya umut veriyor. İki kardeş şarkılar söyleye söyleye Nicola’nın evine doğru giderken yüzler gülüyor. Ancak eve vardıklarında onları kapıda karşılayan Giullia kötü haberi veriyor. Babalarını kaybettiklerini öğrendiklerinde Matteo’nun ikinci kırılma noktasına şahit oluyoruz. Yıllarca görmeyi sürekli ertelediği babasını göremeden kaybetmeyi his dünyası kaldıramıyor.

Oysaki görebileceğiniz en pozitif ruhlardan biri olan Angelo’nun ölümü bile hayra vesile oluyor. Cenaze ve takip eden süreç boyunca, Nicola’nın en yakın arkadaşı Carlo, Nicola’nın kardeşi Francesca ile yakınlaşıyor.

Ancak Nicola, babasının acısını atlatamadan Giulla’nın evi terketmesi ile sarsılıyor. Kızıl Cephe’nin terör eylemleri için ailesini terkedecek kadar gözünü ideoloji bürümüş olan Giullia’yı durduramayacağını anlayan Nicola, durumu kabullenmek zorunda kalıyor.

Filmin ilk bölümü Carlo ve Francesca’nın düğünü ile sona eriyor. Yazarak aktaramadığımız bir çok ara hikaye ve vurucu mesaj içeren filmin düğün sahnelerinden bile alacak o kadar çok şey var ki… Gösterişten uzak ve samimi bir ortam, sadece en yakınlarıyla birlikte doyasıya kutlayan, eğlenen geniş bir aile… Aslında bir düşündüğünüzde; Berto,  işçi sözleşmelerinin toplu olarak feshedildiği dönemde FIAT’taki işinden olmuş. Nicola, Giullia tarafından terkedilmiş ve kızı Sara ile başbaşa kalmış, babasını kaybetmiş. Annesi Adriana, kocasını kaybetmiş. Matteo ise zaten tam bir enkaz. Ama tüm bunlar o gün anlamını yitiriyor. O gün herkes mutlu ve dans ediyor.

loading...